RÜYALAR VE SEMBOLLER

İnsan, bir şeyi anlatmak için söylenen ya da yazılan sözcükleri kullanır. Dili sembollerle doludur; ama sık sık tümüyle tanımlayıcı olmayan işaretleri, resimleri de kullanır. Simge ya da sembol dediğimiz, gündelik yaşamımızdan bilip tanıdığımız ama alışılagelen, açık anlamına ek olarak özgün bağlantılar da sunan, bir terim, bir ad hatta bir resimdir. Bir sözcük ya da resim, açık olan ve ilk bakışta anlaşılabilenden daha fazla anlam içerdiği zaman simgesel hale gelir. O zaman tam olarak tanımlanamayan, bilinemeyen, daha geniş “bilinçdışı” bir yön kazanmış olur.

 

Sembol dili, gün boyu kullandığımız konuşma dilinden çok farklı bir mantığa sahiptir. Bu dilin mantığında önemli olan zaman ve uzay değil, yoğunluk, anlam ve çağrışımdır. Sembol dili, insanlığın geliştirdiği tek evrensel dildir ve tarihin akışı içinde oluşan tüm kültürler için aynıdır. Kendine has bir dilbilgisi ve cümle yapısı olan bir dildir. Mitosların, masalların ve rüyaların dilini anlamamız için ilk önce bu sembol dilinin özelliklerini çözmemiz gerekecektir.

 

Semboller üç türe ayrılırlar:

-Geleneksel

-Rastlantısal

-Evrensel

 

Sembol diline egemen olan çeşitli mantık kurallarını, rüyaların özelliklerini incelerken anlamak daha kolaydır.

Rüya yorumlamanın tarihine bir göz atacak olursak üç bin yıl öncesine dayandığını görürüz. Rüyayı psikolojik bir fenomen olarak değil de, bedenden ayrılan ruhun kendine özgü hayatı ya da hayaletlerin çıkardığı ses ve görüntüler olarak tasavvur etmekle başlar. Örneğin; Ashantiler’ de bir erkek, rüyasında başka bir adamın evli karısıyla cinsel bir ilişkiye girerse, zina suçuyla yargılanmaktadır. Çünkü bu erkeğin, kadının ruhuyla cinsel ilişkiye girdiği düşünülmektedir. Yeni Gine inançlarına göre bir büyücü, bir insanın ruhunu rüya halindeyken yakalayabilirse, o insan artık hiçbir zaman uyanamaz.

 

Psikolojik olmayan rüya yorumlarında rüya, daha sonra gerçekleşecek bir olayın önceden hissedilmesi ya da insan dışı güçler tarafından iletilmiş bir bilgilendirme olarak görülüyordu.

 

Psikolojik rüya yorumunda ise rüyalara, insan ruhunun oluşturduğu bir görüntü olarak bakılmaktadır.

 

Yunan düşünürü Homeros rüyalar hakkındaki fikirlerini şöyle açıklamıştır: “Rüyalar ya en akılcı ya da en az akılcı güçlerimizin bir etkisi sonucu oluşmaktadırlar. Kendilerini ortaya koyabilmek için de kullanabilecekleri iki değişik kapı vardır. Bu kapılardan kemikten yapılmış olanı geçecek, fildişinden yapılmış olanı ise delilik ve saçmalık içindir. ( Burada herhalde kemiğin geçirgen ve fildişinin ise geçirgen olmaması göz önünde bulundurulmuştur.)

 

Platon, Phaidon adlı eserinde, Sokrates’in görüşlerine yer vermiştir. Buna göre Sokrates rüyaları, vicdanımızın bir sesi olarak değerlendiriyor ve insanların bu sesi ciddiye alıp ona uymaları gerektiğini ileri sürüyordu.

 

Eğer rüyayı “ uykumuz sırasında oluşan ruhsal faaliyetler” olarak tanımlarsak, Freud’un rüya kuramını özetlemiş oluruz. Freud’un rüya kuramı ile psikolojik kuramı aynı prensibe dayanmaktadır. Buna göre, davranışlarımızın kökeninde, genellikle bilincinde olmadığımız arzularımız, duygularımız ve düşüncelerimiz yatmaktadır. Freud bunları” bilinçdışı” olarak adlandırmıştır. Freud, rüyaları bilinç dışı arzuların yansımaları olarak görüyordu. Nevrotik rahatsızlıklar ve nedensiz unutkanlıkta olduğu gibi, rüyada da ortaya çıkmalarını istemediğimiz ve bu yüzden de bilincimizin dışına ittiğimiz arzularımız, kendilerini göstermektedirler. Fakat arzularımızı, ancak düşüncelerimizi tam olarak kontrol altında tutabildiğimiz oranda bastırabiliriz. Oysa uykuya daldığımızda böyle bir kontrolün varlığından artık söz edemeyiz. Bundan dolayı da bastırılan duygu ve düşünceler, uykumuzda canlanırlar ve rüya olarak adlandırdığımız bir olay ile gözümüzün önüne gelirler.

 

Freud rüya kuramını uykunun işlevi ile bağdaştırmaktadır. Uyku fizyolojik bir ihtiyaçtır ve organizmamız bu ihtiyacı en iyi biçimde tatmin etmeye çalışır. Eğer, uykumuz sırasında, rüyalarımızda gördüğümüz akıldışı arzularımızı tam anlamıyla hissetseydik, bu fizyolojik ihtiyacın tatmini zorlaşacaktı. Rüya gördüğümüz anda hemen uyanacaktık. Böylece akıldışı arzularımız ile biyolojik uyku ihtiyacımız arasında bir çatışma oluşacaktı. Ama bütün insanlar uyumayı başardıklarına göre bu çatışmayı önleyecek bir formül bulduğumuz bir gerçektir.

 

Freud, akıldışı arzularımızın köklerinin çocukluk yıllarımıza kadar indiğini düşünmektedir. Rüyalarımızda gördüğümüz şeyler, çocukluk zamanımızdan kalma akıldışı arzuların tatmini olarak kendilerini belirtirler. Bu arzular, daha bir çocuk olduğumuz günlerde oluşmuş, yıllar boyu gizli bir hayat sürdürmüş ve sonunda da rüyalarımız aracılığı ile ortaya çıkmışlardır.

 

Freud, rüyanın anlaşılmasını güçleştiren ve rüya işleminin değiştirici işlevine eklenen iki etkenden söz etmektedir. Bunlardan ilki, rüyada gördüklerimizin, çoğunlukla gerçek hayatımızdaki olayların tam tersi olmalarıdır. Örneğin, giyinik olmak çıplaklığı; zenginlik fakirliği, sevgi saldırganlığı ve nefreti ifade etmektedir. Bu etkenlerden ikincisi ise bazen manifest rüya unsurlarının birbirleriyle ilişkisiz gibi görünmeleridir. Burada “ fakat” “bundan dolayı” “çünkü” ya da “eğer” gibi kavramlar yoktur. Böyle bir mantıksallık zinciri yerine, resimler yalnızca ardı ardına dizilmiş gibi göz önüne gelmektedir. Örneğin, rüyamızda, bir adamın kendi kolunu kaldırdığını ve birden bire bir tavuğa dönüştüğünü görebiliriz. Uyandığımızda, bu rüyayı herhalde şöyle yorumlarız: “ Adam güçlüymüş gibi davranıyor, fakat gerçekte o güçsüz ve bir tavuk gibi korkaktır” Oysa manifest rüyada, böyle bir mantık zinciri yoktur. Burada yalnızca üst üste gelmiş iki tane resim görmekteyiz . ( adam ve tavuk)

 

Freud’un en yetenekli öğrencilerinden olan Jung ve Silberer, hocalarının rüya yorum tekniklerini kendilerine göre biraz daha farklı açıklamışlardır. Her ikisinin de savundukları görüş şöyledir: “ Rüyalar, kaynakları geçmiş yıllara uzanan arzuları temsil etmektedirler; ama rüyalar aynı zamanda geleceğe de yönelmişlerdir ve rüya gören kişinin hedef ve düşüncelerine de ışık tutmaktadırlar.”

 

Jung, bu konu hakkında şöyle demiştir: “ Ruhumuz bir geçiş yeridir. Bu nedenle iki yöne doğru da açıktır. Bir yandan bize geçmişteki olayları göstermekte, ama öte yandan da, geleceğimiz hakkında oluşturduğumuz bilinci ve bilgimizi vurgulamaktadır. Bu sonuca varabilmek için ruhumuzun, geleceği kendi başına yarattığını söylememiz gerekmektedir. Eğer insanın semboller oluşturma yetisini incelemek istiyorsak, rüyalar hem en temel hem de en kolay girilebilen, elde edilebilen malzeme olarak işe yaradıklarını göstermişlerdir. Rüyalarla uğraşırken iki nokta özellikle önemlidir:

 

Öncelikle, ardında belli bir anlatım bulunması nedeniyle rüya, başka hiçbir ön beklenti ve tahminde bulunulmaması gereken bir gerçeklik olarak ele alınmalıdır; ikincisi de rüyanın, bilinçdışının özgün bir anlatımı olduğudur.”

 

Rüya sembollerinin çoğu genellikle evrensel anlam taşımazlar, bireysel anlam taşırlar; yani rüyayı gören kişinin kendi iç dünyasındaki değerlere göre düzenlenmişlerdir. Her insanın aynı sembole verdiği anlam ve değer aynı değildir. Örneğin aslan, bir insan için korku verici, tehlikeli bir hayvandır, bir diğer insan için güçlülüğün, kudretin sembolüdür. Aslan, iki ayrı kişiden birinin rüyasında tehlikeyle ilgili, diğerinde ise kudretle ilgili olabilir. Bir başka deyişle, korkunun sembolü bir kimsenin iç dünyasında akrep olarak, bir diğer kimseninkinde yılan olarak, bir diğer kimseninkinde ise aslan olarak bulunabilir. Yani korku ile ilgili bir dışavurumda biri rüyasında akrebi, bir diğeri aslanı, bir diğeri yılanı görebilir.

 

Dolayısıyla kişinin bireysel “semboller dili” ne uygun olarak oluşan ve bireye özgü olan rüyaların anlaşılması, ancak kişinin kendi bireysel çözümlemesiyle olanaklıdır ve standart rüya tabirleri kitaplarından yola çıkılarak bir rüyayı yorumlamak mümkün değildir. Çünkü rüyalardaki semboller, rüyayı gören kimsenin duygularına, düşüncelerine, bilgilerine, değer yargılarına, korkularına, kısaca iç dünyasına göre biçimlenirler.

 

 

 

KAYNAKLAR:

FROMM Erich, Rüyalar Masallar Mitoslar, Arıtan yayınevi ( 1990)

FREUD Sigmund, Düşlerin Yorumu II, Payel Yayınevi ( 1992)

JUNG Carl Gustav, İnsan ve Sembolleri, Okuyan us Yayınevi ( 2007)

Nazan Parlak 

Uzman Klinik Psikolog & Psikoterapist